Görsel

Kedi: Parçalanmış Bir Toplumun İyileşebilmek İçin Belki de Son Umudu

You can read the English version here.

Kedi filmi, yaşadığım şehirde en sonunda bugün gösterime girdi. Birkaç aydır dört gözle bekliyordum ve filmin birçok eleştirmenden övgü almasına rağmen, beni hayal kırıklığına uğratmasından büyük endişe ediyordum çünkü bu filme biraz fazla anlam yükledim: Bakalım evimi gerçekten özlemiş miydim? Peki ne kadar özlemiştim, hiç mi, az mı, çok mu? Bir filme bu kadar anlam yüklenmesi haksızlık halbuki.

Arkadaşım ile sırada beklerken, gözüm filmin posterine çarptı: gözlerini kapatmış, huzurla, biraz da umursamazlıkla bana bakan bir kedi… Fakat bu kadar çalkantılı bir dönemde ülkemden uzakta olmanın getirdiği rahatlık ve ona eşlik eden vicdan azabıyla, postere çok uzun süre bakamadım. Bileti alıp salona geçtik.

İçeride belki 20-25 kişi vardı. “İyi iyi,” diye geçirdim içimden, “Bu filmi Reis’ten daha fazla kişinin izleyeceği kesin.” Birkaç fragmanın ardından, beni selamlayan muhteşem İstanbul manzarası gözlerimin dolmasına yetti. Aylar sonra ilk kez, ailem ve arkadaşlarım dışında Türkçe konuşan insanlar duyuyordum. Altyazıları okumama gerek yoktu. Gözümdeki simsiyah kalemin akmasına pek aldırış etmeden, memleket hasretiyle birkaç damla gözyaşının süzülmesine izin verdim. Sonrasında da, insanların ayakları arasında bıdı bıdı yürüyen, sağdan soldan yavruları için yemek toplayan Sarı’ya eşlik eden Barış Manço – Arkadaşım Eşşek‘i duyduğumda duygularım sel oldu zaten (Yazının geri kalanını, şarkıyı tekrara alarak okumanızı tavsiye ediyorum).

Öncelikle şunu belirteyim ki, bu film başroldeki rengarenk ve bambaşka kişilikte yedi kedinin (Bengü, Psikopat, Duman, Aslan Parçası, Sarı, Gamsız, Deniz) ötesinde bir hikayeyi anlatıyor. Kedileri sevmiyorsanız bile, İstanbul’da yaşadıysanız veya yaşıyorsanız, yaşadığınız tüm zorlukların, endişelerin ve korkuların başka bir canlı türünü nasıl etkilediğine tanık oluyor, şehrin dokusunu korumanın sadece bireysel veya politik varoluşla bir alakası olmadığını fark ediyorsunuz. Şehrin sadece sizin olmadığını, bunun ne kadar değerli ve eşsiz olduğunu hatırlıyorsunuz. Aslında iki farklı hayvan türü olsanız da, ne çok ortak noktanız olduğunu fark ediyorsunuz. Filmdeki bir kadın, yumuşak bir tonla kentleşmenin kediler için de yarattığı sorundan bahsederken çok güzel özetledi aslında her şeyi: “Eğer onların sorunlarını çözebilirsek, kendi sorunlarımızı da çözmüş olacağız.”

Fakat şehrin sorunlarının ötesinde, Kedi filmi bana bambaşka bir şeyi hatırlattı: Biz çok paramparçayız. Kopmuşuz birbirimizden. Ya “diğer”in varlığını samimi bir şekilde umursamıyoruz ya da kasıtlı olarak görmezden geliyoruz ve hangisi daha kötü bilmiyorum. Mesela size korkunç bir şeyi itiraf edeyim mi? Filmin başlarında, Karaköy civarındaki bir atölye sahibi dükkanında baktığı kedisinden bahsederken, bir an kendimi “Acaba AKP’li mi?” diye düşünürken yakaladım ve kendimden öylesine utandım ki… Hangi ara oy verdiğimiz partinin insanlığımızın, özümüzün, icraatlarımızın önüne geçmesine izin verdik? Bu konuda iğneyi Evet’çilere, çuvaldızıysa kendime batıracağım. Maalesef ben, utanç duyarak söylüyorum ki, politik kimliklerin dünya görüşüme hakim olmasına hiç farkında olmadan izin vermişim. Hem de öyle bir izin vermişim ki, kedisine duyduğu derin sevgiyi Allah sevgisiyle anlatan bir insanı izlerken söylediklerini değil, partisini düşünecek derecede!

Kedi filmi, bana bu farkındalığı yaşattığı için çok özeldi. İlk yarım saati, büyük çapta bir vicdan muhasebesiyle geçti fakat filmin geri kalanı bana, iyileşebileceğim, iyileşebileceğimiz, yönünde çok büyük bir umut verdi. Film sonlara yaklaşırken sadece kedilere değil, bu kedilerin hikayesini paylaşan insanlara da bağlandım. “Bizden mi onlardan mı?” sorusunu çöpe attım, şehrimi paylaştığım, aynı havayı soluduğum insanların sorunlarına, endişelerine, kedi sevgilerini başlatan hikayelerine, gülümseten ve zaman zaman da kalbimi kıran anekdotlarına odaklandım. Doğup büyüdüğüm ama aylar önce hoplaya zıplaya terk ettiğim şehrimin hiç ziyaret bile etmediğim semtlerindeki, belki ömrümde görmediğim ve başka türlü tanışamayacağım insanların gözlerinden, apayrı karakterdeki yedi kediyi izledim.

Kedi sadece bir görsel şölen veya kedilerle ilgili şirin bir video klip montajı değil. Kedi, İstanbul’u İstanbul yapan detayların hikayesi. Kedi, aynı zamanda kediler sayesinde hayatı değişen, kediler sayesinde gülümseyen insanların hikayesi. Kedi, belki günlük hayatta birbiriyle alakası olmayacak bir grup insanın, ortak bir noktada birleşebilmesinin hikayesi.

Kedi, parçalanmış bir toplumun kendini iyileştirip yeniden bütün olabileceğine, tüm olup bitene rağmen ortak bir değerde birleşebileceğine dair belki de son bir umut.

Dipnot: Kedi filmi, geçtiğimiz sene İstanbul Bağımsız Film Festivali’nde oynamış ve şu anda yurt dışında gösterime girdi. Türkiye’deki gösterimlerle ilgili maalesef başka bir bilgi edinemedim fakat 14 Kasım 2017’den itibaren dijital platformdan izleme şansınız olacak. Dijital kopyasını satın almak için filmin sitesini ziyaret edebilirsiniz. Her ne kadar ekonomik şartlar ve dolar kuru almış başını gitmiş olsa da, lütfen bu eşsiz ve değerli çalışmayı yasal olmayan yollardan izlemeyin, manevi açıdan olduğu kadar maddi açıdan da destekleyin ve dijital kopyasını satın alın. Böylece filmin yaratıcılarının gelecekte de aynı kalitede eserler yaratmasına aracı olun.

Resim hakları: Kedi

Reklamlar

One thought on “Kedi: Parçalanmış Bir Toplumun İyileşebilmek İçin Belki de Son Umudu

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s